CENUP YILDIZI

Jules Verne




XVI


Cyprien ile iki arkadaşının yokluğu esnasında kampta ne gibi bir hâdise cereyan etmişti? Genç zencinin meydana çıkacağı âna kadar bunu anlamak zordu.

Bu vaziyet üzerine, Bardik beklendi, her tarafta aranıldı, etrafa seslenildi, bütün gayretler bir netice vermedi; zencinin izini keşfetmeğe imkân olamadı. Bardik’in hazırlamağa başlamış olduğu öğle yemeği, sönmüş ocağın yakınında duruyor ve bu vaziyet, genç adamın ancak iki, üç saat evvel ortadan kaybolduğunu anlatıyordu.

Cyprien, bir takım emareler arıyor, fakat bir şey bulamıyordu. Genç zencinin her hangi vahşi bir hayvan tarafından taarruza uğramış olması ihtimali pek zayıftı; çünkü ortada, kanlı bir boğuşmayı anlatan tek işaret yoktu. Kaçmış olması da akla gelemezdi; çünkü efendisine karşı gayet sadıktı.

Yarım gün araştırma ile geçti; genç zenci bulunamadı ve ortadan kayboluşu hiç bir suretle anlaşılamadı.

Annibal Pantalacci ile Cyprien, aralarında müzakereye koyuldular. Yaptıkları münakaşadan sonra, kampı kaldırmadan ertesi günün sabahına kadar beklemeği kararlaştırdılar. Bu müddet zarfında, Bardik’in dönmek ihtimali vardı. Genç adam, belki de, avcı merakını tahrik eden bir hayvanın peşine düşerek yolunu şaşırmış olabilirdi.

Gün, hazin bir şekilde bitti; akşam daha kasvetli oldu. Heyeti seferiye üzerine bir felâket rüzgârı esiyordu. Annibal Pantalacci vahşi ve sessiz bir hâl almıştı. İki arkadaşı ölmüştü. Şimdi o, genç rakibinin karşısında yalnız başına bulunuyordu. Evlenme işinden daha ziyade elmas işine ehemmiyet verdiği için, bu genç rakibi karşısında görmek istemiyordu.

Cyprien, Li’nin vermiş olduğu malûmat üzerine Napolilinin nasıl bir adam olduğunu öğrenmiş ve şimdi bu seyahat arkadaşını gece gündüz kontrol altında bulundurmak lüzumunu hissetmişti. Çinli, bu kontrol işinin, bir kısmını vazife olarak üzerine almıştı.

Cyprien ile Annibal Pantalacci, geceyi ateşin etrafında sessiz, sadasız olarak sigara içmekle geçirdiler ve biribirlerine iyi geceler temennisinde bile bulunmaksızın arabanın tentesi altına çekildiler. Vahşi hayvanları uzaklaştırmak için yakılmış olan ateşin yakınında nöbet beklemek sırası Li’de idi.

Ertesi gün, ortalık ağarırken, genç zenci yine kampa dönmemişti.

Cyprien, hizmetkârına, dönüş için yirmi dört saatlik son bir fırsat vererek beklemek istiyor; fakat Napolili, derhal hareket etmekte ısrar gösteriyordu.

— Bardik’ten vaz geçmek zorundayız, diyordu, geç kalmak, artık Matakit’i bir daha ele geçirememek olur!

Bu söz üzerine, Cyprien, teklifi kabul etti ve Çinli, hareket için öküzleri toplamağa gitti.

Yeni bir aksilik ve hem de en kötüsü olmak üzere yepyeni bir vaziyet ortaya çıkmış bulunuyordu. Öküzler de yerlerinde yoktu. Halbuki, geceleyin kampın etrafındaki yüksek otlar arasına yatmış bir halde bulunuyorlardı!... Şimdi, bir tanesini bile görmek imkânsızdı.

Bu hal büyük bir felâketti. Çünkü öküzler olmadıktan sonra araba işe yaramıyacak ve bir Afrika seyyahı için böyle bir araba olmayınca da, barınacak yer, yiyecek, içecek ve silâh deposu artık yok olacaktı.

Son derecede büyük bir ümitsizliğe düşen Cyprien ile Annibal Pantalacci, hayvanları aramağa çıktılarsa da, iki, üç saatlik bir araştırmadan sonra, boşu boşuna geri döndüler.

Bu çok ehemmiyetli durumu müzakere etmek için bir kere daha toplantı yaptılar ve yegâne hal çaresi olarak, kâfi miktarda yiyecek ve cephaneyi yanlarına alarak seyahatlerine at üstünde devam şeklini buldular. Eğer karşılarına bir fırsat çıkarsa, bir aşiret şefine bir tüfek veya kurşun vermek suretiyle yeni bir araba ve öküzler teminini akıllarına koydular. Li’ye gelince, o da, James Hilton’un sahipsiz kalan atını alacaktı.

Arabanın sun’î bir çalılık altında gizli kalması için üstünü örtmek maksadiyle dikenli dalların kesilmesine başlandı. Herkes, ceplerine, çantalarına konserve kutuları, fişek vesaire gibi lüzumlu eşyayı doldurdu. Çinli, büyük bir teessürle, çok ağır olan kırmızı renkteki sandığını götürmekten vaz geçmek zorunda kaldı; fakat ipini katiyen bırakmıyarak beline bir kuşak gibi doladı.

Bu hazırlıklar bitince, üç süvari, içinde çok feci hâdiselerin cereyan etmiş olduğu vâdiye son defa olarak baktılar ve yükseğe doğru çıkan yola koyuldular. Bu yol, memleketin diğer bütün yolları gibi, su içmeğe giden vahşi hayvanların daima takip ettikleri basit bir patika idi. Öğle vakti geçmiş, Cyprien, Annibal Pantalacci, Li, kızgın bir güneş altında olmak üzere, akşama kadar oldukça süratli bir vaziyette ilerlemişlerdi. Derin bir boğaz içinde, büyük bir kayanın dibinde mola verdikleri ve kuru ağaçlardan yaktıkları güzel bir ateşin etrafına oturdukları vakit, arabanın kaybedilmesinden dolayı husule gelen zararın tamir edilmez olduğunu biribirlerine söylemişlerdi.

Aradıkları kimsenin izi üzerinde olduklarından şüphe etmeksizin, bu suretle, iki gün daha ilerlemiş oldular. İkinci günün akşamı, güneşin batmasından az evvel, geceyi geçirmek üzere, bir ağaç kümesinin altına doğru giderlerken, Li, akşamın son alaca karanlığında ufukta hareket eden küçük bir kara noktayı parmağiyle göstererek, birdenbire:
büyük boyut için tıklayın

— Hu! diye bağırdı.

Cyprien ile Annibal Pantalacci, pek tabiî olarak, gözlerini Çinlinin parmağiyle gösterdiği istikamete çevirdiler.

Napolili:

— Bir yolcu! diye bağırdı.

Cyprien, dürbününü çabucak ele alıp gözlerine götürerek:

— Matakit’in tâ kendisi! dedi. İki tekerlekli arabasını ve deve kuşunu gayet iyi görebiliyorum!... Odur!

Cyprien, bu söz üzerine, dürbünü Pantalacci’ye uzattı ve Napolili de zenciyi tanıdı.

Mühendis:

— Şu esnada bizden ne kadar mesafede olduğunu tahmin ediyorsunuz? diye sordu.

Napolili cevap verdi:

— En aşağı yedi, sekiz mil, en fazla olarak ta on mil.

— O halde, mola vermeden evvel, bugün ona yetişmek ümidinden vaz geçmek lâzım gelecek!

Annibal Pantalacci:

— Muhakkak, diye cevap verdi. Yarım saate kadar gecenin karanlığı bastıracak ve bu istikamete doğru daha bir adım atmağı akıldan geçirmek doğru olmıyacak!

— Pekâlâ! O halde, yarın sabah erkenden yola çıkar ve yetişmeğe çalışırız.

— Ben de tamamen böyle düşünüyorum.

Süvariler, ağaç kümesine vardılar ve atlarından indiler. Usulleri veçhile, evvelâ, hayvanları bağlamadan timar işiyle meşgul oldular. Çinli de bu müddet zarfında ateş yaktı.

Bu hazırlıklar yapılırken gece bastırdı. O akşamki yemek, üç gündenberi devam eden sıkıntıların, üzüntülerin kaybolması dolayısiyle, biraz daha neşeli geçti. Üç seyyah, battaniyelerine sarılarak, bütün geceyi ateşin etrafında geçirmek üzere uyumağa hazırlandılar. Aradaki mesafeyi yenerek Matakit’e yetişmek için gün doğmadan evvel yola çıkmak icap ediyordu.

Cyprien ile Çinli mükemmelen uykuya dalmışlardı ki, bu halleri, kendileri için belki de tedbirli bir hareket değildi.

Halbuki, Napolili hiç te böyle yapmamıştı. İki, üç saat zarfında, sabit bir fikre saplanmış bir adam gibi, battaniyesi altında kıvranıp durmuştu. Yine caniyane bir düşüncenin tesiri altında bulunuyordu.

Nihayet, yerinde duramıyarak ayağa kalktı; atlara yaklaştı, kendi atının eğerini vurdu; sonra, Templar ile Çinlinin atını da çözerek, onları da beraberinde götürmeğe başladı. Yerdeki otlar çok ince ve sık olduğu için, bu anî uyanış dolayısiyle tamamen şaşırmış olan üç hayvanın ayaklarından çıkan sesleri tamamen boğuyordu. Annibal Pantalacci, mola mevkiinin yan tarafındaki küçük vâdinin içine hayvanları indirerek hepsini bir ağaca bağladı ve tekrar kampa döndü. Uyuyan iki adamdan hiç biri yerinden kıpırdamamıştı.

Napolili battaniyesini, tüfeğini, cephanesini ve yiyecek, içeceğini topladı ve sonra, iki arkadaşını çöl ortasında kendi başlarına bırakarak çekilip gitti.

Güneşin batışından sonra kafasına saplanmış olan düşünce, iki atı beraberinde götürerek, Cyprien ile Li’yi, Matakit’e yetişemiyecek bir vaziyette bırakmaktı. Bu tarzdaki hareket, zaferi sağlamaktı. Bu ihanetin iğrenç şekli, yol arkadaşlarını bu suretle soymaktan mütevellit alçaklık, bu sefili böyle bir fiili işlemekten alakoyamamıştı.

Cyprien ile Li hâlâ uyuyorlardı. Yalnız, sabahın üçünde, Çinli gözlerini açtı ve doğu ufkunda silinmekte olan yıldızlara baktı.

Kendi kendine:

«Kahve pişirme zamanıdır!» dedi.

Vakit geçirmeden, sarılmış olduğu battaniyeyi bir tarafa attı; ayağa kalktı ve şehirde olduğu gibi çölde bile ihmal etmediği sabah tuvaletini yaptı.

Birdenbire:

«Pantalacci nerede?» diye söylendi. Şafak sökmeğe başlıyor ve kampın etrafındaki cisimler seçilir gibi oluyordu.

Li, kendi kendine:

«Atlar yerinde değil! dedi. Yoksa şu bizim mert arkadaş bir iş mi yaptı?»

Vaziyetten şüphelenerek, hayvanları akşam üzeri bağlamış olduğu kazıklara doğru koştu; kampın etrafında dolaştı ve bir bakışta, Napolilinin eşyasile beraber ortadan kaybolduğunu hemen anladı.

Mesele gayet açıktı.

Beyaz ırkdan olan bir insan, bu çok mühim vaziyeti dakikası dakikasına haber vermek için Cyprien’i uyandırmak ihtiyacına muhakkak ki mukavemet edemezdi. Fakat, sarı ırka mensup bir adam olan Çinli, bir felâket haberinin verilmesi bahis mevzuu olunca, bunda acele edecek bir şey olmadığını düşünüyordu. Bu itibarla, sükûnetle kahve pişirmeğe koyulmuştu.

Kendi kendine:

«Bereket versin ki, yiyeceklerimizi bırakmak lûtfunda bulunmuş!» diye tekrarlıyordu.

Kahveyi pişirdikten sonra, uyumakta olan Cyprien’e yaklaştı; genç adamın omuzuna nazik bir şekilde dokunarak:

— Kahveniz hazırdır! dedi.

Cyprien, bir gözünü açtı, gerindi, Çinliye gülümsedi ve doğrularak sıcak kahveyi içmeğe başladı.

Mühendis, yeri boş olan Napolilinin yokluğuna dikkat ederek:

— Pantalacci nerede? diye sordu.

Li, sanki kararlaşmış bir şeyden bahsediliyormuş gibi çok tabiî bir eda ile:

— Gitti! diye cevap verdi.

— Nasıl?... gitti mi?

— Evet, küçük baba, üç atla beraber!

Cyprien, battaniyeyi üzerinden atarak etrafına bakındı ve her şeyi anladı. Fakat çok mağrur bir ruha sahip olduğu için endişesini ve infialini göstermedi. Düşüncelerine dalmış bir halde, tutacağı hareket tarzı üzerinde teemmül ederek beş, altı adım kadar gidip geldi.

Çinliye:

— Hemen gitmek lâzım! dedi. Ağır eşyamızı burada bırakalım, yalnız, tüfeklerimizi ve yiyeceklerimizi götürelim! Hızlı yürüyeceğiz; belki düz yol bulabiliriz!

Li, derhal itaat göstererek, birkaç dakika içinde eşyaları toplayıp çantaya doldurdu ve çantayı omuzuna astı. Hemen yola koyuldular.

Saat, öğle üzeri bire gelmişti. Lopep’ten almış oldukları malûmata göre, Tonaia’nın baş şehrinden uzakta olmamaları icap ediyordu. Fakat ne yazık ki, şöyle böyle edinmiş oldukları malûmat, onlara takip edecekleri yolu gösteremiyordu.

Cyprien ile Li, önlerinde açılmakta olan birinci vâdinin sathı mailinden aşağı indikten sonra, Li güldü ve sonra:

— Zürafalar! dedi.

Cyprien, aşağı bakınca, vâdinin zemininde otlamakla meşgul yirmi kadar zürafa gördü. Boyunları, gemi direği gibi uzamış olan bu hayvanların manzarası çok hoştu.

Li:

— Şu zürafalardan birini ele geçirmek ve Templar’ın yerine kullanmak kabildir, dedi.

Cyprien:

— Bir zürafaya binmek! diye bağırdı. Görülmüş şey mi bu?

Çinli cevap verdi:

— Görülüp görülmediğini bilmem; fakat bir kere denememe izin verecek olursanız, vaziyeti görürsünüz!

Cyprien, kendisi için yeni olan böyle bir tecrübenin imkânsız olacağını düşünmekle beraber, Li’ye yardıma hazır olduğunu bildirdi.

Çinli:

— Zürafaların geçeceği yol üzerinde bulunuyoruz, dedi. Burunları çok hassastır ve bizi çabucak hissederler. Eğer siz sağ tarafa dönecek olursanız, onları bir tüfek sesile korkutursunuz; benim bulunduğum taraftan geçerler... Üst tarafı bana ait!

Cyprien, hizmetkârının dediği gibi yapmak için silâhını omuzlayıp uzaklaştı.

Çinli, hiç vakit kaybetmeden, vâdiye doğru indi, iri bir ağacın arkasında yer aldı; yanından hiç ayırmadığı uzun ipini açtı. İpi, uzunlukları otuz metre olmak üzere, ikiye ayırdı. İplerden her birinin ucuna iri bir çakıl taşı bağladı. Diğer uçlarını aşağı kısımdaki ağaç dallarına bağlıyarak, mükemmel bir kement vücuda getirdi.

Henüz beş dakikalık bir zaman geçmemişti ki, az bir mesafeden bir tüfek sesi geldi. Bunun üzerine, bir süvari taburunun gürültüsünü andırır, ayak sesleri gelmeğe başladı. Sesler saniyeden saniyeye artıyor ve Li’nin tahmin ettiği vaziyetin husule geldiği anlaşılıyordu. Hayvanlar, Çinlinin olduğu yere süratle geliyorlar ve kendilerini karşılamağa hazırlanmış olan bir düşmandan hiç şüphelenmiyorlardı.

Bu zürafalar gerçekten çok güzel hayvanlardı. Li, yolun en dar bir geçidinde olmak üzere, çok mükemmel bir mevki seçmişti.

Li, üç, dört hayvanın geçmesi için bir şey yapmadı; boyu harikulâde mükemmel olan birine göz koyarak ilk kemendini savurdu. İp, hayvanın boynuna, geçti. Hayvan birkaç adım attı; ipin gerilip boynunu sıkması üzerine durdu.
büyük boyut için tıklayın

Çinli vakit kaybetmeden, ikinci kemendi savurarak, diğer bir zürafanın boynuna geçirdi.

Bütün bu işler yarım dakika içinde olup bitmişti. Korkuya düşmüş olan sürü, muhtelif istikametlere doğru dağılmış; fakat, boğulacak gibi bir hal almış olan iki zürafa yakalanmıştı.

Manevranın muvaffak olacağına pek güveni olmıyan Cyprien’in koşarak geldiğini gören Çinli:

— Geliniz, küçük baba! diye haykırdı.

Mühendis, hakikatle karşı karşıya idi. İki güzel ve kuvvetli zürafa orada duruyordu. Cyprien, üzerleri pırıl pırıl parlıyan bu güzel hayvanları seyrederken, onlara binilmesinin imkânsız olacağını düşünüyordu.

Gülerek:

— Peki amma, sırtı sağrısına doğru, en aşağı altmış santimetre bir meyil yapan böyle bir hayvanın üzerine nasıl binilir, nasıl tutunulur?

Li cevap verdi:

— Ata biner gibi... Yalnız sırtın ortasına değil, omuzları üzerine oturmak lâzım. Bununla beraber, eğerin arka tarafı altına katlanmış bir battaniye koymak zor mu olur?

— Eğer yok ki.

— Birazdan gidip sizinkini arıyacağım.

— Bu ağızlara nasıl bir gem vuracaksın?

— Görürsünüz.

Çinli her söze bir cevap veriyor ve hareketleri de sözlerini tamamen teyit ediyordu.

Li, ipinin bir kısmiyle iki kuvvetli yular yaparak zürafaların başlarına geçirdi. Zavallı hayvanlar, başlarına gelen bu vaziyetten dolayı çok şaşkına dönmüşlerdi. Huyları gayet yumuşak olduğu için hiç bir aksilik yapmıyorlardı. İplerin diğer uçları dizgin vazifesi görecekti.

Bu işler bitince, iki hayvanı idare etmek gayet kolay olacaktı. Cyprien ile Li, bırakmak mecburiyetinde kalmış oldukları eğerlerle diğer eşyayı tekrar almak için mola mevkiine döndüler.

Akşam üzeri, bu işlerin yoluna konulmasiyle tamamlandı. Çinli, aklın kabul edemiyeceği kadar hünerli bir adamdı. Yaptığı iş, yalnız Cyprien’in eğerini zürafalardan birinin sırtı üzerinde ufkî vaziyete sokmakla kalmadı; ayni zamanda da, kendine ağaç dallarından bir eğer imal etti. Sonra, esaslı bir tedbir olmak üzere, iki zürafanın üzerine sıra ile binip, inerek, hayvanları itaate alıştırmak maksadile gecenin yarısını talimle geçirdi.

önceki bölümiçindekilersonraki bölüm